Kurban Bayramı Üç Semavî Din Müntesiplerinin Buluşma Noktası Olabilir: Kurbanın geçmiş ümmetlere de vacip kılındığını bildiren [22/34] ayet ile bütün semavî din mü’minlerinin üzerinde ortaklaşa görüş ve iman birliğine ulaşmaları çağrısını yapan [3/64] âyet arasındaki güçlü manevî alakaları, hikmetli irtibatları ve haklı münasebetleri nazar-ı itibara alarak, biraz da bu perspektifden kurbana bakmamaz gerektiğini, kurbanı yorumlama ve değerledirme adına bir strateji ortaya koymamız icap ettiğini işaretlemek istiyorum.Meseleyi biraz açar isek: Kur’anda Cenâb-ı Mevla şöyle buyuruyor: “(Ey Rasûlüm) De ki: “Ey Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah’ın yanında rab edinmesin.” Eğer bu dâveti reddederlerse: “Bizim, Allah’ın emirlerine itaat eden müminler olduğumuza şahid olun” deyin.” [Al-i İmran 3/64]. Prof. Dr. Suat Yıldırım şu aranotu düşmüş mealine: “Bu dâvet, Kur’ân’ın, Hıristiyanlar başta olarak bütün dinlere yönelttiği evrensel bir çağrıdır. Bunda muhtelif milletlerin, farklı dinlerin, çeşitli vicdanların temelli bir vicdanda, hak bir sözde nasıl birleşebilecekleri ve İslâm’ın insanlık âlemine ne kadar geniş, ne kadar açık bir hidâyet yolu, bir hürriyet kanunu öğrettiği görülmektedir.” Allah’ın, Ehl-i kitab’ın üzerinde buluşmasını istediği kelime “Allah” kelimesidir, şirksiz, nidsiz, ortaksız bir Allah. Ve yalnızca ona ibadet etmek.
“Tek Allah inancı ve ona bağlı ameli” Haniflik dininin özüdür ve kıyamete kadar Hz. İbrahim’den miras kalan bir mukaddes emanettir. Kur’anın haber verdiğine göre: “Bir vakit İbrâhim babasına ve halkına şöyle dedi: “Bilin ki ben sizin taptıklarınızdan her türlü ilişiği kestim. Ben ancak beni yaratana ibadet ederim. O bana yol gösterecektir.” İbrahim, bu sözü hakka dönsünler diye, gelecek nesillere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı.” [Zuhruf 43/26-28]. Nitekim Hz. İbrâhim (a.s.)’ın neslinde bu miras devam edegelmiştir. Peygamber Efendimiz’in (sas) risaletinden önce Mekke’de “hanifler” diye bilinen ve Hz. İbrâhim’in inancına, bildikleri kadarıyla bağlı olan insanlar vardı. Bugün yeryüzünde, dünyanın ücra köşelerinde, Asya’nın steplerinde, Afrika’nın çöllerinde veya balta girmemiş ormanlarında olduğu kadar, bilhassa Hristiyanlık içerisinde ve az da olsa Nasrânîler mâbeyninde hanif inancına sahip insanlar vardır ve pek çoktur. İşte kurban da madem ki yalnızca Allah adına kesildiği takdirde helal ve makbul oluyor. Madem ki kurbanın vacip kılınmasının gerekçesi zaten Allah’ın adının anılmasıdır. Madem ki kurbandan Allah’a ne onların etleri, ne de kanları ulaşır, bilakis hiçbirisi ulaşmaz; sadece kestirenin kalbindeki takva duygusu Allaha ulaşır. O halde bütün semavî dinlerin mü’minleri olarak üzerinde ittifak ettiğimiz “Allah”ı ve ona şirksiz ibadet” mükellefiyetimizi, yine hep birlikte üzerimize vacip kılınmış olan kurban ibadetinde icraata dökebiliriz. Allah’ın bizlere buluşma noktamız olarak gösterdiği hakikat cevheri, temel dinamik üzerinde ittifak etme hedefini tutturabilmek için öncelikli olarak o emri içeren Kur’an ümmetinin daha ziyade gayret göstermesi icap etmektedir. O kelime-i tevhid inancı üzerinde itikad ve ittifak ettikten sonra sıra o tevhid inancının gereği olarak sadece Allah adına ibadet etmektir ki, burada kurban ibadeti her ümmete vacip kılınmış olması itibariyle, sözkonusu tevhidî ibadeti sırf Allah’ın adının anılması illetinde ifa edilmeye daha bir elverişli, daha müsait, daha cazip ve daha layık gözüküyor. Semavî dinlerin Allah’ta buluşmasının bir göstergesi ve nişanesi olarak, ve aynı zamanda tahakkukunun bir hazırlayıcısı sadedinde kurban ibadeti birebir bir fırsat olarak karşımızda duruyor. Bunu çok iyi değerlendirmemiz lazım diye düşünüyorum. Tam bu bağlamda, yukarıdaki “tevhidî itikat ve ibadet”te buluşma çağrısını yapan âyetin [3/64] emri doğrultusunda hareket ederek, geçmiş ümmetlere ve onların günümüzdeki uzantılarından olan Yahudilik ve Hristiyanlığa da vacip kılınmış olduğunu bildiren âyeti [22/34], bu iki ayetin mü’minleri olarak bizler nasıl Ehl-i kitab’la birlikte müşterek bir buluşma vasıtası haline getirebiliriz acaba? sorusu akıllara gelmiyor değil. Bu soru cevaplanabildiği ölçüde bugün yeryüzünde musâb olduğumuz nice sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağından da şüphemiz yok. Meseleyi biraz daha açmak gerekirse: Başına “min gayri haddin” kaydını, sonuna da “Allahü a’lem” kaydını koyarak –bütün tenkit noktaları mahfuz- kendimce çok değerli gördüğüm bir teklifi gündeme getirmek istiyorum. Ne kadar realize edilebilir, o da ayrı bir mevzu. Fakat madem ki bilhassa Hristiyanlar içerisinde “Müslüman İsevîler” ismine layık bir zümre var. Yani bunlar “Biz hristiyanız. Hz. İsa’nın cemaatiyiz. İncil kitabımız. Fakat Hz. Muhammed’in de bir peygamber, Kur’an’ın da Allah’ın kelamı olduğuna inanıyoruz” diyorlar, o halde en azından işe onlardan başlayarak, ilk olarak onları muhatap kabul ederek, –“Madem herşey bir hayalle başlar”- bütün ehl-ı kitabı şöyle bir ideali hayal etmeye çağırmak istiyorum: Ey İsâ’ya inananlar, ey Musâ’ya inananlar! Ey İbrahim’e inanan İsevîler ve Musevîler! Gelin hem İbrahim’e, hem İsa’ya, hem de Musa’ya inanan Müslümanlar ile hep birlikte bayram edin! Üç semavî dinin mü’minleri olarak, atanız Hz. İbrahim’in sünnetini topluca icra edin! Dediğim gibi biraz fazla hayal-perest veya idealist bir düşünce, hüsnüzannı bol bir teklif addedilse de kimilerince, bence Kurban bayramı İbrahimî dinlerin ortak bayramı olabilir ve olması gerekir diye düşünüyorum, düşünmek istiyorum. kanaat-i acizanemce. Hristiyanlar ve Yahudiler birgün Hz. İbrahim’in hanif dinine sahip çıkarlar ise, neden olmasın, yeniden Hz. İbrahimde buluşulmasın, buluşulup da üç dinin mü’minleri hep birlikte Kurban Bayramını tes’id etmesinler. Gelecek günler neye hâmile bilemeyiz. Fakat bütün Müslüman, Hristiyan ve Yahudilerin Hz. İbrahim’in bu sünnetine sahip çıkarak bir “kelime-i tevhid”de birleşmenin bir lazımı mahiyetinde “kurban bayram”ında da o dinler arası diyaloğu hak temellere îsal ederek kökte buluşma, yeniden el ele tutuşma ve İslamiyetin, aslında Allah’ın bütün peygamberlere gönderdiği dinin müşterek adı, üst ünvanı olduğunu hep birlikte izhar ve ilan etmeleri, evet bütün bu ümit edilen gelişmelerin gerçekleşebilmesi için öncelikli olarak İbrahimî itikat ve hanefî ibadetin yerli yerince oturtulabilmiş olması lazım. Hz. İbrahim ki, peygamberler arasında efendimiz Hz. Muhammed’in kendisine en çok benzediğini söylediği Halîlurrahmân’dır, Rahmân’ın dostu olan bir peygamberdir. Hz. Muhammed ki, o da, “Eğer Allah’tan başka birini kendime halil/dost edinseydim, seni dost edinirdim ey Ebâ Bekr” diyen, Halîlullah’tır, Habîbullah’tır. Göklerin yeryüzüne son seslenişi olan Kelamullah, bütün semavî dinlerin sâliklerine de bilvesile seslenerek diyor ki: “Ey Ehl-i kitap! Tevrat da, İncîl de kendisinden çok sonra gönderildikleri halde, ne diye İbrâhim hakkında iddialaşıyorsunuz? Buna da mı akıl erdiremiyorsunuz? Haydi diyelim ki az çok bildiğiniz konularda tartışıyorsunuz. Peki ne diye hakkında bilginiz olmayan hususlarda tartışıyorsunuz? Halbuki işin doğrusunu Allah bilir, siz bilemezsiniz. İşte bu konudaki gerçek şudur: İbrâhim ne Yahudi, ne Hıristiyan değildi, lâkin o batıl dinlerden uzaklaşmış, tertemiz halis bir müslüman idi, ve asla müşriklerden olmamıştı. İnsanlar içinde İbrâhim’e en yakın olanlar, ona tâbi olanlar, bu Peygamber (Hz. Muhammed) ve bu Peygambere iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.” [Âl-i İmran 3/65-68].
Gayet sarahat ve bedahet üzere görülen ve anlaşılan sade ve yalın mana şu: Hz. İbrahim, hem Müslümanlık, hem Hristiyanlık, hem de Yahudiliğin buluştuğu ana gövde olmaktadır. İslamiyet, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar (aleyhimüsselam) bütün peygamberlerin getirdikleri dinlerin ortak adı olduğuna, ve bütün o dinlerin esasen “iman ve itikat noktasında yüzde yüz aynı” bulunduğuna, belki sadece zamanî, mekânî ve mekînî şartlara bağlı olarak muamelatta ve hukukta farklılıklar olduğuna göre, Hz. İbrahim’in hanefî itikadında yeniden buluşma emr-i Kur’ânîsi inşallah birgün Müslümanların gayretleriyle tahakkuk eder dua ve dileğimizi seslendirmiş olalım. Niye olmasın ki? Madem ki onlarca hadis-i şerifin ihbarıyla âhirzamanda Hz. İsa (as) -kemmiyet ve keyfiyeti bizce meçhul biçimde- yeniden nüzûl edecektir. Madem ki İseviyet değişik merhalelerden geçe geçe safiyete ulaşacak, mahiyetindeki aslî cevheri ortaya koyacaktır. Nitekim çözüle çözüle Protestanlığa, oradan da kendilerini “Müslüman Hristiyanlar” namiyle isimlendiren Muhammediyân’a kadar uzanan uzun ama hayırlı bir tasaffi süreci yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. İşte bu bağlamda: Üç dinin atası Hz. İbrahim’in sünneti olan kurban ibadeti ve bayramı çok büyük bir fırsat olarak karşımızda durmaktadır. “Kalplerin İslam’a ısınması” güzel neticesine de vesile olan “dinler arası diyalog ve hoşgörü faaliyetleri”nin masum ve mübarek bir çocuğu müşterek “kurban ibadeti” olabilir mi, yapabilir miyiz? Bütün mesele bu. Bu istikamette hristiyan ve yahudiler başta olmak üzere diğer semavi din müntesiplerine yönelik ister panel, konferans, açık oturum türünde toplu programlar, isterse bire bir tanıtma, anlatma, ziyaret ve ziyafetler şeklinde ferdî emekler ortaya koymak durumundayız. “Medeniyetler çatışması” olabileceği tezi, ne kadar tez gibi görünse de, ciddi ciddi yüksek olabilirlik derecesine sahip reel bir problem olarak önümüzde durmaktadır; zaten vakıada olan hadiseler, perde arkasında böyle bir hazırlığın varlığını apaçık gösterir mahiyette. Binâenaleyh birbirine düşürülmeye çalışılan Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler, asgar-i müştereklerde ittifak ve ittihat etmek durumundadırlar. Buna mecburdurlar, mecbur oldukları kadar da bundan mes’uldürler, bununla mükelleftirler. Çünkü devlerin savaşı bütün cüceleri de siler süpürür, hâk ile yeksân eder. Dinler arası diyalog ve hoşgörü çalışmaları çerçevesinde: Aşure tatlısının Hz. Nuh’un gemide kalan en son erzakla hazırlattığı bir yemek olduğu bilgisine dayanarak Aşure Günlerinde tertip edilen “Aşure Özel Programları” ne kadar dinî temele oturuyor? Var mı hakkında bir âyet? Hayır! Peki hadis? Kütüb-ü Sittede Aşure’nin Hz. Nuh’tan kalma olduğuna dair herhangi bir hadis kaydı bulunmuyor. Fakat buna rağmen Aşure günleri, aynı zamanda ehl-i kitap arasında ortak bir gün olduğundan, dinler arası diyalog niyetiyle değerlendirilmeye çalışılıyor. Diyeceğimiz ve demeye getirdiğimiz husus şu: Eğer Aşure bu kadar önemli ise, Kurban ondan kat kat daha önemli ve dahası dinî temelleri su götürmez katiyette bir vecîbe. Kurban ibadeti, doğrudan Kur’an ve Sünnet temeline dayanan, aksine ihtimali olmayan bir hakikat. Geçmiş bütün ümmetlerin de ibadeti idi; o ümmetlerden olan ve uzantısı günümüze kadar devam edenlerin de eda etmeleri gereken bir vecîbe. Müslümanlar olarak bu dinî kaynakları sapasağlam kurban ibadetini, sadece Müslümanların dinî bir geleneği olmaktan çıkartıp, bütün semavî dinlerin müşterek bir ibadetine ve hatta mümkünse bayramına dönüştürme yoluna bakmak lazım. Kurban Bayramının bütün Hristiyan, Yahudi ve Müslümanlar tarafından hep birlikte kutlandığı bir ahirzaman dilimi olacak mı, bilemeyiz. Fakat bize düşen sorumluluk: yeryüzündeki insanlığı toptan Allah’ın kulları haline getirme istikametinde sa’y ü gayret göstermektir. Bunun için de en azından semavî dinlerin asgar-i müştereklerinde birlikte hareket etmeleri, küfre karşı hep beraber kıyam etmeleri, arzın yeniden maceraperest kuvvet sahipleri tarafından kana bulanmaya çalışılması karşısında toptan karşı koymaları ve semavî olmaları hasebiyle dinlerindeki sümüvvü, semahati ve sehaveti izhar etmeleri gerekmektedir. Kime karşı? Birbirlerine ve herkese karşı. Kuvvetle ümit ediyorum ki: Ne zaman üç semavî din Hz. İbrahim’in arkasında Kurban Bayramlarını birlikte kutlayabilme vuslatına ve vahdetine ulaşırlar ise, işte o zaman yeryüzü kurbanlık insanların kanları ile kızıla boyanmayacaktır. Boyanmasın diye bugünden o birlikte bayram edebilme hayaline, düşüncesine ve reeline girebilmeyizi. Bayramlarımızı da dünya insanlığı ile, en başta da İbrahimî dinlerin sâlikleri ile paylaşabilmeliyiz. Paylaşma hedefinde çalışmaları ise onlardan değil, önce kendimizden beklemeliyiz. Biz sevincimizi bir bayram sofrası halinde ihzar eder ve din-dil-ırk farkı olmaksızın herkesi gönül evimize buyur edebilir isek, göreceksiniz ki göğüs kafesinde bir kalp ve sinesinde bir vicdan taşıyan herkes aşama aşama icabet etmeye başlayacaklar. Allah’tan ümit kesilmez. Bugün dünyadaki dinler arası diyalog, uzlaşı ve hoşgörü faaliyetlerinin bu kadar yaygınlaşmasının ve tutmasının arkasında bu büyük toplumsal ihtiyaç yatmaktadır. Ancak sosyal ihtiyaçlar, sosyal patlamalar, sosyal değişimler ve devrimler hazırlayabilir. İnsanlar kan görmekten bıktı, kan ağlamaktan usandı. Artık bir huzura, bir sükûna, bir saadete ihtiyaç var! Yeryüzü çapındaki böylesi büyük projeleri küçük adamlar küçük adımlarıyla gerçekleştiremezler; bilakis büyük adamların büyük adımları, veya küçük görünse de büyümeye namzet adımları ile kat’ edilir mesafeler. Gelin birer ahirzaman Mevlanası olalım, çevremizdekileri, iş arkadaşlarımızı, komşularımızı ve tanışlarımızı bu bayramda toplu programlarımıza çağıralım, evimizde bayram şenlikleri düzenleyelim, onlar paylaşalım. Gelin birer Yunus Emre olalım, kapı kapı dolaşalım, telefonlarımızdaki numaralara içimizin bayram şuurunu boşaltalım. Kurban bayramı yaklaşırken, gayr-i müslimleri kendi atmosferimize çekelim, daha doğrusu onları onların da asıl atmosferi olması gereken kurban havasına götürelim; bu, lafla olmaz, icraat lazım. Birebir onları Kurban Bayramımız ve kurban ibadetimiz hakkında bilgilendirelim. İngilizce kitaplar, makaleler ile. Konferanslar, paneller, toplantılar düzenleyelim. İnsanlar bilmediğine düşmandırlar. Bilgilendirirsek, hele Kurban’ı hikmet ve maslahatları ile, ferdî, ailevî, içtimâî ve iktisâdî alana getirdiği faydalar ile onlara anlatabilirsek, akıl-idrak ve anlayışlarına münasip bir tarzda bu en kutsal bayramımızı paylaşabilir isek, dünyanın kendi oturduğumuz yerden başlayarak daire daire birer bayram yerine dönmeye başladığına ve başlayacağına şahit olabileceğimizi söylemek kehanet olmasa gerek. İngiltere’de yakın bir dostumun naklettiği gerçek bir olayı paylaşmak istiyorum. 2004 Ramazan’ında bir hristiyan sırf müslümanların oruçta ne bulduklarını yakinen araştırma düşüncesiyle Ramazan boyu oruç tutmuş ve neticede orucun manevi ikliminde kendisini hidayetin kapısında bulmuştur. Bizim gönül dünyamızın büyüsü her güzel bakışlıyı celbedebilecek kadar olağanüstü bir câzibeye sahiptir diye düşünüyorum. Yeter ki biz o güzelliği üzerimizde renk renk, çeşit çeşit çiçek açtırabilelim. Nasıl ki Sahabe’nin Hudeybiye barış anlaşması çerçevesinde Mekkeli müşriklerle sulh ortamında dinlerinin güzelliklerini paylaşabilme fırsatını yakalamış olmaları neticesinde, Mekke İslam’a mayalandı. Öyle de Avrupa’ya göç etmiş Asyalı-Afrikalı müslümanlar, barış ve huzur ortamında dinlerindeki güzellikleri Hristiyanlar-Yahudilere gösterme imkanını yakalamış olmaktadırlar. Dâru’l-harb kavramını dâru’l-hizmet olarak değerlendiren şuurlu Müslümanlar ile Avrupa, tarihinde ilk ve son defa hanefî imana ve İbrahimî İslama hamile kalacaktır, kalmıştır diye ümit ediyoruz, hatta buna belli ölçüde şahitleriz. Ahirzamanda batıdan doğacağı müjdesi verilen güneşin, mütesaffî İseviyetin iktida ve izdivaç ettiği Mihdiyetin şahs-ı manevîsinden dünyaya geleceği bir göznuru ve gönül aydınlığı olacağını umut etmek, bu hüsnüzannı hayalinde ve hakikatinde hayata taşımak, şuurlu, gayretli ve hamiyet sahibi ahirzaman mazlumlarının, mağdurlarının, mahkumlarının, mağmumlarının ortak şânıdır, vesile-i tesellisidir diye telakki ediyoruz.
Kurban Kurbiyete Vesile
Aralık 4, 2007 gurbetim tarafından
Bu güzel yazıdaki dileklere tüm kalbimle katılıyorum. Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde ifade edildiği gibi; Hz. Nuh’a, Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e verilen şeriat aynı şeriattir.
Şeriat dînin bütününü ihtiva ediyor. Allahû Tealâ “dînde fırkalara ayrılmayın” diyor. “Senin davet ettiğin şey müşriklere ağır geldi” diyor. “Allah dilediğini seçer ve kim Allah’a yönelirse Allah o Kendisi’ne yöneleni Kendisine ulaştırır.” buyuruyor. O halde bu âyet-i kerime gereğince; kim Allah’a yönelirse o kişiyi Rabbimiz Kendisi’ne ulaştıracaktır. Ve o kişi fırkalara ayrılanlardan ve müşriklerden olmayacaktır. O kişi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in davetine icabet etmiş olacaktır. Ancak Allah’ın o kişiyi Kendisi’ne ulaştırabilmesi için, o kişinin bunu dilemesi, yani o kişinin de Allah’a ulaşmayı istemesi gerekmektedir. Kişi dua etmezse yani “Allah’ım beni Kendine ulaştır” diye kalbî bir dilekte bulunmazsa Allah o kişiyi Kendisi’ne ulaştırmaz.
Hac Suresinin 37. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ “Onların (kurbanların) ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Sizin takvanız Allah’a ulaşır” buyuruluyor. Demek ki kurbandan kasıt “Rabbimize takvamızın ulaşmasıdır.”
Nasıl takva ehli olunacağı ise Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesinde ifade edilmiştir. Rabbimiz “Allah’a yönelin ve takva sahibi olun” buyuruyor. Demek ki Allah’a yönelenler yani Allah’a ulaşma talebinde, dileğinde, duasında bulunanlar takva sahibi oluyor ve kurbanın hakikati ortaya çıkıyor.
İşte bu çerçevede; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin Kurban gerçeğinde birleşebileceğini, Âdem (A.S)’dan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kadar gelen ve günümüze kadar ulaşan tek dînin çatısı altında olabileceğini naçizane düşünüyorum. Nitekim Resulullah (S.A.V) “Herkes İslâm fıtratı üzerine doğar” buyuruyor. Dînlerin birleştirilmesinde, tüm dünya insanının kardeş olmasında bu “Allah’a ulaşmayı isteme, dileme” aksiyonunun, fiilinin anahtar olduğunu düşünüyor ve herkesin Kurban Bayramını tebrik ediyor, hayırlara vesile olmasını diliyorum.